Seval Akbaba'yı bu dünyadan göçtükten sonra izlemek...

, , No Comments
      Gecenin ilerleyen saatleriydi. Hatta sabaha yakındı. Belki üç, belki dört. Evdekilerin tümü uyuyordu. Bir ben ayaktaydım. Televizyon açıktı. Kanallar arasında dolaşıyordum. Gecenin o saatinde belgesel tipi programlar izlemeyi seviyorum. TRT TÜRK'te Sokak Lezzetleri programını gördüm. Bu tür programları sevdiğim için o kanalı bıraktım. Kumandayı kenara koydum. Bir yandan telefonda nette dolaşırken bir yandan da programı izliyordum. O bölüm İstanbul Fatih'teydi. İlk önce bir nohut pilavcıyı tanıttı. En az kırk yıllık bir geçmişi varmış. Abisi seyyar arabada başlamış. Sonra da dükkana geçmisler. Ustaya anlattırdı. En son da bir tabak kendi istedi ve yedi bayan sunucu. Nohutların çok güzel piştiğini ve pirinçlerin tane tane olduğunu söyledi. En üstte de tavuk parçaları vardı. Ben nohut pilavda tavuk yemem. Benimki sade olacak.
        TADIMLIK TATLI DÜKKANI
      Sonra kapalıçarsı gibi bir yerde tatlıcıya konuk oldu. Tatlıcıda tane tane de satış yapılıyordu. Çoğunlukla da tadımlık, bir tane alıyordu müşteriler. Tulumba ikiye ayrılıyormuş. Biri küçük tulumba diğeri de büyük olanı, Osmanlı Tulumbası. Bayan sunucunun tercihi küçük tulumba oldu. İster istemez benim de canım çekti. Bayadır yemiyorum bende. Herhalde ondan olsa gerek. Bir de sanırım-Erzurum olacaktı- Erzurum'a has, sigara böreğine benzer bir tatlı vardı. Sunucu ondan da tattı ve beğendi. Ben yeni tatlar deneme konusunda muhafazakarımdır. Öyle her şeyi denemem. Denersem de çok az bir parça koparır, tadına bakarım. Beğenirsem ne ala. Sunucular beğenmediklerinde ne yapıyorlar gerçekten merak ediyorum. Ben an gelir, ağzımda tutamam. Sevmedikleri bir tat ağızlarındayken onu yutmak mesele.
             BOZA VE TARİH
       Sonraki durak bir bozacı dükkanıydı. Kışın vazgeçilmez içeceği. Eskileri, o güzel günleri hatırlattığı için bir sempatim var bozaya, sevmesemde. Benim ağız tadıma pek uygun değil. Bizim buralarda ictiğimize boza denir mi, orası soru işareti. Çünkü gerçek bozanın üstüne leblebi de ekleniyormuş. Ben ilk bu programda öğrendim leblebi konduğunu. Sunucu, bozanın da tadına baktıktan sonra dükkanda oturan yaşlı bir çiftin yanına oturdu. Beyefendiye bozayı sordu. O da anlatmaya başladı. Kırk yıllık İstanbul'luymuş. "Eskiden otobüs olmadığı için buralara yürüyerek gelirdik. Gelirken yoldan da bozanın üstüne koymak için leblebi alırdık" dedi. Hey gidi günler hey. Nereden nereye değil mi? Yanlarındaki 10-12 yaşlarındaki kız çocuğu da torunlarıymış. Ona böyle tarihi mekanları, lezzetleri tanıtıyorlarmış o gün. Ne güzel değil mi? Bu mutlu tabloyu bende yaşamak isterim. Torunuma geçmişi, eskiyi, gelenekleri anlatmak çok güzel olsa gerek.

       O SUNUCU BAKIN KİMMİŞ
      En son da seyyar olarak, kelek ve elma satan bir çocuktu konuk. Yaz tatilleri çalışıp, okul için harçlığını çıkarıyormuş. Kelek: Kavunun küçüğü. Turistler ilk defa böyle bir şeyi gördükleri için merakla kelekten istiyorlarmış. Zaten program sırasında da gördüm. Bir tane Japon ya da Çinli turist keleği aldı, özellikle kabuğunu kesmesi için çocuğa uzattı. Çocuk tezgahta elma soyma makinesini de taşıyordu. Saniyeler içinde elmayı soydu. Ve yuvarlak olarak elmayı 8-10 parçaya böldü. Ben bu Sokak Lezzetleri programını ilk defa izliyordum. Sunucusunu merak ettim kimmiş diye. Program sonunda geçen yazılardan sunucu ismine baktım. Seval Akbaba yazıyordu. "Ben bu adı duydum bir yerden. Bu TRT'nin bi kaç gün önce hayatını kaybeden sunucusu olmasın" dedim. Hemen internetten Seval Akbaba yazıp arattım. Evet, oydu. O an içim cız etti. Az önce bana hayat dolu bir şekilde yediğini, içtiğini anlatan kadın, meğer bir kaç gün önce hayatını kaybetmiş. Bir hoş oldum. Ölüm gerçeği ve soğukluğu bir kez daha suratıma çarptı.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

0 yorum:

Yorum Gönder

Yorum yapmak ister misin :)